Babamı yaşımı hatırlamadığım çocukluk zamanlarımda ilk kez, şu mavi gök kubbe kadar tertemiz, gömgök tere batmış alnından süzülen sırılsıklam ter ile hatırlıyorum. O` ki çocukluk zamanlarımın en önemli kişisiydi. Orta boylu, beyaz gür saçı ve aydede misali genç yaşta ağaran bembeyaz sakalı vardı. İri kafalı, iri burunlu, iri yapılıydı. Göze batacak kadar dikkat çeken güzel mazlum gözlü, güçlü kuvvetli, iddiasız, sessiz sedasız ve sıcacık bir adamdı. Konuşmayı pek sevmeyen, başı hep önüne eğik, hiç gülmeyen, karanlık odalarda ağlamasını seven, hayata kenarından tutunmaya çalışmış, temiz yürekli mert bir adamdı… Adam gibi adamdı…
Sanayi çarşısında sıcak demirciydi. Hiç kimseye kötülük düşünmeyen kendi halinde birisiydi. Sermayesi, ellerindeki simsiyah nasırdı. Bedelini asla ödeyemeyeceği bir örsün üzerinde yüreğini ezer gibi dövdüğü at nalları, eyer tamiri ile rençper malzemeleri ve hiç bitmeyecek çilesiydi. En az bahtı kadar is bağlamış bir körüğün karşısında, eli yüzü gömgök tere batmış, siyahın bütün tonlarını taşıyan demir tozunun ciğerlerini parçaladığı ve bunun için asla erinmeyeceği, aldırmayacağı zamanlardı. ``Aşşağa cenikliler`` denen ailenin ikinci oğluydu. Babasına karşı çok büyük hürmet besler, onca yaşında bile babasının yanında zamansız zamanlar gibi zemheri ayazları gibi güvercinler gibi susardı. Ama komşumuz Hacıhasanlardan (Hacasanlardan) Şükriye Teyzenin ``Yavrum Muharremim`` sözüne biraz utanarak, birazda hüzünle sadece ``Nasılsın ana`` diye konuştuğu zamanları da vardı.
Çok güçlüydü. En büyük zevki,............
… yazının tamamını MÜREKKEP Kültür, Sanat, Edebiyat Serisi: 3’den okuyabilirsiniz.